25 Ocak 2010 Pazartesi

Taş Kağıt Makas


Küçük bir taş kağıt makas oyunu yaptım. Yine SwEngine kullanarak yaptığım oyun aynı zamanda ses efekti kullandığım ilk oyun oldu.
İndirme linki: http://dl.dropbox.com/u/9969508/TKM.rar

7 Kasım 2009 Cumartesi

World In Conflict


Gerçek zamanlı strateji oyunlarını seven ama iyi oynayamayan bir oyuncuyumdur. Bir yandan üretimi kontrol etmek, bir yandan düşmanı takip etmek bir yandan da saldırı için taktik geliştirmek nedense bana hep zor gelmiştir. (Heroes sevmemin bir nedeni de düşünmek için bol zaman vermesi galiba) Bu noktada World In Conflic(wic) biraz farklı olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü o bir "taktik strateji".

Peki nedir taktik strateji? Şöyle söyleyeyim; bu türde üretim ile ilgilenmenize gerek yok. İhtiyacınız olan tüm birimler size verilir ve yapmanız gereken ne ise onu yaparsınız. Yani sadece savaş stratejisi üzerine yoğunlaşmanız gerekir. Aslında taktik strateji türü bu oyunla ortaya çıkmış birşey değil. Yıllardır Blitzkrieg serisinin yaptığı da buydu. Yalnız iyi diğebileceğimiz bir ilk oyundan sonra gelenler temcit pilavı mahiyetinde olması nedeniyle işin tadı kaçtı ve Blitzkrieg adını pek duyuramadı. World In Conflict'in ise bu türün başarılı bir örneği olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Neye dayanarak bunu söylüyorum, dilimin döndüğü kadar açıklayayım.

Türü ne olursa olsun bir strateji oyununda yapılabilecek en ölümcül hata birimler veya ırklar arası dengeyi tutturamamaktır. World In Conflict'te iki devletin aynı tür birimleri arasında bir fark yok. Bazı birimlerin özel yetenekleri değişebiliyor ama bunların genelde büyük bir fark yarattığını söylenemez. Asıl fark, farklı tür birimler arasında. Burada tür dediğim şey; piyade, zırhlı birimler, hava birimleri ve destek birimleri olarak ayrılmış dört farklı rol. Bu roller taş, kağıt, makas oyunundakine benzer bir üstünlük ilişkisine sahipler. Mesela hava birimleri(helikopterler) tanklara karşı çok etkililer ama destek rolünün uçak savar birimlerine karşı hemen hemen çaresizler. Hava birimlerine karşı etkisiz olan tanklar ise uçak savar birimlerini yok etmek için bire bir. Bu birimler arası ilişkiden daha önce karşılaşmadığımız bir çoklu oyuncu modu doğmuş. Tek oyuncu modunda tüm rolleri kullanma hakkına sahibiz ama çoklu oyuncu modunda öyle değil. İyi ki de değil, bu sayede tamamen takım oyunu üzerine kurulmuş sıradışı bir mod çıkmış karşımıza. Takım oyununu beceremeyen taraf çok çabuk çuvallıyor. Ne kadar iyi bir oyuncu olursanız olun düşman helikopterleri tanklarınıza saldırdığında arkadaşınızın uçaksavar birimleri yanınızda değilse yapabileceğiniz tek şey ona haber ulaştırmak ve beklemek.
Çoklu oyuncu modundan bahsetmişken oyunda bir rütbe sisteminin bulunduğunu da belirtip bu mevzuyu kapatıyorum.

Tek kişilik senaryo modu ise klişe senaryo yüzünden biraz baltalanıyor. Soğuk savaş sırasında ekonomik olarak çökmenin eşiğine gelen Ruslar kapitalist ülkelerden kendisine yardım yapmasını yoksa kendilerine saldıracağını söyler. Bunu dikkate almayan Avrupa Rusya'nın hışmına uğrar. Sıra Amerikaya gelir ve Rus birliklerinin Amerikaya çıkması ile senaryo başlar. Bu bayatlamış kahraman Amerikan ordusu üzerine kurulmuş senaryodan pek bir beklentiniz olmasın ancak bazen askerlerin kişisel hikayelerini anlatan ara videolar iyi olabiliyor. Özellikle Anton ve Mike karakterlerine dikkat edin.

Oyunun teknik yönüne de getirebileceğim pek fazla eleştiri yok. Grafikler, çıktığı zaman ki strateji oyunları arasında tartışmasız en iyisidi. Birimlere yaklaşıp incelediğinizde 3-5 yıl öncesinin fps oyunlarında görebileceğimiz detaylara sahip olduğunu göreceksiniz. Fizik motorunun ise nadiren saçmaladığına tanık oldumsa da aşırı derecede göze batacak bir durum olmadığını söyleyebilirim. Ayrıca birimlerin harita ile etkileşimi daha önce hiçbir strateji oyunun da görmediğim kadar detaylı. Binalara girmesini istediğim piyadeleri binanın yıkık yerlerinden pencerelerden görünce şaşırdım doğrusu. Bir kilisenin çan kulesine çıkmasını istediğiniz keskin nışancıyı çıktığı yerde beklerken görebilmek güzel bir ayrıntı olmuş.

Yazacaklarım bu kadar. Dilimin döndüğü kadar World In Conflict'i anlatmaya çalışıtım. Aylardır oynadığım bu oyunu ömrümün kayıt defteri olan bloguma yazmamak ayıp olurdu. Neyse artık bu yükten kurtulmuş oldum :) Ne diyorsun sevgili blog? Hıı tamam. Yük değilmiş efenim zevkmiş zevk...

11 Ekim 2009 Pazar

Cesur Yeni Dünya



Bilimkurgu bana göre ikiye ayrılır. Bir teknolojik öngörüler üzerine kurulu olanlar, iki sosyolojik öngörüler üzerine kurulu olanlar. Bu ikisinin birbirinden alakasız şeyler olduğunu söylemiyorum. Evet teknolojinin sosyal hayat üzerindeki etkisi yadsınamaz. Demek istediğim; bilimkurgu eserlerinde bu ikisinden biri daha ağır basar.

Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sını ikinci seçeneğe yakın görüyorum. Gerçekten de kitapta teknolojik anlamda bugünkünden çok da farklı bir dünya yoktur. Bu kitabı değerli kılan Huxley'nin yarattığı distopyadır. Ford'dan 632 yıl sonrasını anlatan bu dünyada herkes mutludur, herkes sağlık ve refah içindedir ve herkes çılgınca tüketime şartlandırılmıştır. Bu ütopyanın(distopyanın) devamı için ya da kitabın deyimiyle çarkların dönmeye devam edebilmesi için insanlar kuluçka merkezlerinde üretilir ve küçük yaşlardan itibaren şartlandırılmaya başlar.Buna karşın annelik ve babalık kavramı ortadan kalkmıştır. Sevgi, dostluk, bağlılık gibi kavramların ya içi boşaltılmış ya da ortadan kaldırılmıştır. Birey yok edilmiştir herkes herkes içindir. Aslında tüm bunlar ve daha fazlası "mutluluk" ve "istikrar" için feda edilmiştir.

Daha önce, kitapta teknolojik anlamda bugünkünden farklı bir dünya yok demiştim, şimdi bunu sosyal hayat için de söylersem çok yanlış olmaz sanırım. Nitekim Huxley 1925 deki Amerika ziyaretinin kitaba büyük etkisi olduğunu belirtmiştir. Gözlemleri sonucunda ütopyaya en çok yaklaşan devletin Amerika olduğunu söylemiştir.

Okurken tasvir edilen yeni dünyanın iyi mi kötü mü olduğu konusunda bir kararsızlık oluştu kafamda. Bu ikilem sayesinde şunu farkettim; Acaba biz de günümüzde varolan sistemin şartlandırmaları ile nelerden vazgeçiyoruz? Neleri feda ediyoruz?

12 Temmuz 2009 Pazar

Race Driver: Grid

Yarış oyunlarında simülasyon tercihimdir. Aslında sadece yarış oyunlarında değil, bir araç kullanma üzerine kurulmuş her türlü oyunun simülasyon olmasını isteme gibi kötü bir alışkanlığım var. O nedenle Nfs: Underground serisini bir türlü sevememişimdir. Kimisi önemli olanın hız ve eğlence olduğunu söyler ama bunu bir türlü anlayamam; Çarptığında birşeyler kaybetme riski olmayacaksa ne yapayım ben o hızı. Hem hızı hissettiren aracın gerçekçi tepkileridir. Neyse ben niye Nfs ile uğraşıyorum ki konumuz Grid.

Grid'de Underground'ın(Underground'a takıldım) aksine pistlerde mücadele veriyoruz. Bu mücadeleye başka takımlar için yarışan sürücü olarak başlıyor daha sonra kendi takımımızı kurup takım arkadaşları edinebiliyoruz. Saçma sapan yarış oyunu senaryolarının yerine gayet anlamlı hedefler sunan bir kariyer modumuz var yani.
Pist yarışlarının tadı da bir ayrı. Seyirciler güzel bir atmosfer yaratıyorlar. Ayrıca mukavvadan değiller. Araç içi kameradan oynarken profosyonel bir yarış izliyor hissini veriyor oyun. Bu arada hasar modellemeside oldukça başarılı. Aracınızın aldığı hasar sadece görünüşte değil performansta da kayıplara neden oluyor. Hatta çok fazla hasar alırsanız yarış dışı kalma ihtimaliniz bile var.
Araç çeşitliliğini biraz az buldum. Tamam klasik araçlardan formula 3 aracaına kadar bir çok sınıftan araç mevcut ama her sınıf için pek farklı seçenek yok. Oyunun güzel bir yanı da gerçek pistler. Istanbul park ve Hockenheim gibi gerçek pistlerde yarışma imaknımız var.

Oyun simülasyona yakınlığı başta olmak üzere yazdığım diğer özellikleri ile beni cezbetti. Need For Speed: Shift geldikten sonra durum ne olur bilmem ama şimdilik pc de pistlerin kralı Grid.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Extra Pong

Yine bir pong oyunu ile oyun yapma (aslında programlama öğrenme) macerama devam etmekteyim. Bu oyunu yaparken nedense "Papaz hergün pong oynamaz " atasözü aklıma gelip durdu. Asıl amacım nesneye yönelik programlama konusunda uygulama yapmaktı. Bir amatör programcı için pong bulunmaz bir velinimettir. Ben de her amatör gibi bunu değerledirdim. :) Bugüne kadar yapılmış pong oyunlaraının sayısını bilmiyorum ama eminim yaşayan her beş kişiye bir pong düşer. :)

Her neyse bu kadar geyik yeter. Daha önce de söylediğim gibi oyun ile nesneye yönelik programlamaya giriş yaptım. Bu kodların okunabilirliğ açısından biraz faydalı oldu diye düşünüyorum. Ama bu konuda hala çözülmesi gereken bir sürü problem var. Kodlara yapılan yorumlar doğrultusunda kalıtım konusuna bakarak bazı sınıflarda düzenlemeye gitmem gerktiği kanısına vardım. Bir süre programdaki bu eksiklikleri gidermeyi düşünüyorum. Son olarak, bu oyunun yapımında da yine SwEngine kullandım.

Oyunda kullanılan tuşlar: Yukarı, aşağı, sağ ve sol tuşları. Power up kullanımı için numpad1 ve numpad0.

İndirme adresi: http://dl.dropbox.com/u/9969508/Pong.rar

29 Mayıs 2009 Cuma

Yaz Tatili :)

İyisi ile kötüsü ile bir okul sezonu daha bitti. Artık önümde uzun bir yaz tatili var sevgili blog. Amma kilişe bir giriş oldu. Hem tatil de o kadar uzun değil. Yaz kelimesinden sonra gelen tek kelimenin tatil olmadığını da öğrenmiş bulunmaktayım. Birileri "yaz okulu" diye birşey icat etmiş. Yazın okulmu olurmuş deme blogcuğum evet oluyor işte. Değerli bilim insanlarımızın da paraya ihtiyacı varmış... Hem alan memnun satan memnun, öğrenciler de yaz okulu açılıyor diye zevkten dört köşe anlayacağın. Bu durumda bize pek konuşmak düşmez sevgili blog. Neyse unutalım yaz okulunu da şu geriye kalan tatil günlerinin tadını çıkaralım. Bir dakika! Tatili konuşmaya başlamadan şunları da ekleyeyim. Bu yaz tek derdim yaz okulu değil malesef.

Şöyle bir liste yaparak şu işi özetleyeyim bari;
-Yaz okulu
-Staj
-Matematik(şunu halletmem lazım artık)
-Öğrenmem gereken mühendislik yazılımları
-İngilizce(sene içinde yeterince zaman ayıramadım inşallah yazın telafi edebilirim)
-Oyun programlama(oohh neyse zevkil bir uğraşım var en azından)

Evet bunların hepsini atlatınca rahat kafayla bir güzel tatil yapabilirim. Efendim? Aa evet doğru söylüyorsun blogcuğum. Bunlar bitince tatil de bitmiş oluyor. Neyse tatil zaten boş adamlara göre birşey. Hayır efendim uzanamadığım ciğere murdar dediğim falan yok. Offf tamam kabul ediyorum tatil uçtu. Ne yapalım... Eski yaz tatillerini özledim doğrusu :(

Şimdilik bukadar yeter. Derdimi dnileyip bana destek olduğun için çok teşekkür ederim. Bak sana kıyak geçiyor o listeye bir madde daha ekliyorum;
-Bloguma daha iyi bakacam :)

12 Mayıs 2009 Salı

WarCraft Son Bekçi



Fantastik kurgu dünyasında büyü ve büyücülerin apayrı bir yeri vardır benim için. Sanırım birçok kişi -büyücüleri sevse de sevmesede de- benim gibi düşünür. Büyünün olmadığı bir fantastik evren hayal etmeye çaılışırsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Büyü önemli bir güçtür ve dolayısıyla ona hükmedenleri de önemli kılar. Her hikayede hatta gerçek hayatta olduğu gibi gücü elinde bulunduranlar yeri gelir kahraman ya da kötü adam olurlar.

İşte bu özellikleri nedeniyle fantazi dünyasına adını kazımış birçok büyücü vardır. Bana bunlardan beşini say deseniz bu listeye Magus Medivh'i tereddüt etmeden eklerim. WarCraft evrenini az çok bilenler Medvih'i mutlaka duymuşlardır. Bir dönem kafamdaki büyücü imajını dolduran bir karakterdir Medivh. Eğer benim gibi ilk iki oyuna yetişemeyip hikayeye Reign of Chaos ile başladıysanız Magus'u merak ediyor olabilirsiniz. İşte bu kitap yaranızın merhemidir. Hikayeyi çok fazla açığa vurmak istemiyorum ancak şunu söyleyeyim Medivh'in kaderi ile Azeroth'un kaderi arasında gizli bir bağ vardır. Bu yüzden bu kitapla sadece Medivh'in hikayesini değil birçok sırlı olayı öğrenmiş olacaksınız.

Hikaye Jeff Grubb gibi Ederha Mızrağında tuzu bulunan bir kişiye teslim edilmiş. Üslup konusunda övgü veya eleştiri yapmak pek haddime değildir ama kitabın bu konuda oldukça iyi olduğunu düşünüyorum. Zaten kitap amatör bir yazar tarafından yazılmış bile olsa Magus Medivh için okumaya değerdir.