Kabul edelim bilgisayar oyunları genelde popüler kültürün eğlencelik tüketim ürünü olmaktan öteye gidemezler. Her ne kadar oyuncu camiasında oyunların sanatsal değerlerinin olup olmadığı tartışılsa da bence oyunlardaki sanatsal değer öyle ehemmiyet verilecek ölçüde değildir. Fakat Holywood' da zaman zaman sadece tüketim malzemesi olmanın birazcık ötesine geçen filmler olur. Bence bunun oyun dünyasında da örnekleri vardır. Hepsi birer efsane olmuş; Planescape: Torment, Sanitarium, Grim Fandango birkaç örnek olarak sayılabilir. Deus Ex serisini de bu listeye eklesem sürç-i lisan etmiş olmam sanırım.
Deus Ex ismi antik Yunan tiyatrosundaki Deus Ex Machina' dan gelir. Deus Ex Machina sahneye vinç yardımıyla indirilen makinedir ve tanrıyı temsil eder. Seriye bu ismin veriliş nedeni yine makinelerle ilgilidir. Oyun, artık makinelerin insan vücudunun parçası olduğu bir gelcekte geçer. İnsanlar istedikleri takdirde kendi organlarından vazgeçip, biyomakineler kullanabilmektedirler. Amaç ise işlevsellik... Yani makineden bir kol sizin kolunuzdan daha güçlü, makineden bir göz sizin gözünüzden daha keskin olmaktadır. Sonra bu değişim sosyal ve ekonomik hayatı da etkiler. Biyomekanik organlara sahip insanlar iş hayatında bir adım önde olur. Tüm bu değişim bazı etik soruları önümüze koyar; Insanlığımızı mı kaybediyoruz?
Evet bu soru oyun içerisinde de sorulur. Kendilerine purist adını veren gruplar "Tanrıyı oynamaktan vazgeçin" gibi sloganlarla bu değişime karşı durmaya çalışır.
Tüm bu etik sorunların yanında bu değişimin başka günahları da vardır. Biyomakineler küresel şirketler tarafından satılmaktadır ve birkez makineye sahip olmak yetmez. Vücudunuzun bu makineleri kabul etmesi için devamlı olarak yine bu şirketler tarafından satılan ilaçları kullanmanız gerekir. Aksi takdirde sonuç ölümdür. Şirket denen tek amacı karetmek olan kuruluşların bunu pek umursamadığı bir dünya da artık bu ilaçlara para veremeyecek duruma gelen insanların durumu içler acısı bir hal alır. Global şirketler ise büyür ve devletlerden üstün hale gelir.
Gelecekte Çin.
İşte Deus Ex serisi böyle bir dünyayı konu alır. Üç oyundan oluşan bu serinin üçüncü oyunu yani bu yazının konusu olan Deus Ex: Human Revolution değişimin emekleme döneminde geçer.
Human Revolution' da Sarif Industries adlı biyomakine üreten şirkette çalışan Adam Jensen' ın başından geçenleri tecrübe etmekteyiz. Adam Sarif Industires' da güvenlik şefi ve eski bir SWAT' tır. Birgün Sarif Industires bir grup paralı asker ve biyomekanik organlara sahip özel askerler tarafından saldırıya uğrar. Tüm önemli bilimadamları öldürülür. Bu sırada Adam' da ölümcül yaralar alır. Artık hayatta kalmasının tek yolu tüm vücudu biyomakinelerle donatılmasıdır ve kendisine sorulmadan bu yapılır. Oyun boyunca "I have never asked for this." sözünü Adam' ın ağzından duymaktayız. Adam' ın macerası bu saldırının arkasındakileri bulmak üzerinedir.
Biyomekanik organlar böyle birşey.
Oyunun dinamiklerinde bir rpg oyununda görmeye alıştığımız genel ögeler mevcut. Yeteneklerimiz(skill) sahip olduğumuz biyomekanik organlardan geliyor. Sahip olduğumuz puanlarla hack, zırh, görünmezlik, duvarların arkasını görebilme vb yeteneklerimizi geliştirmekteyiz. Oldukça zengin bir yetenek ağacı mevcut. Bu ağaçta geliştirdiğimiz dala göre bir oyun deneyimi elde ediyoruz. Mesela ağır silahlara ve güçlü bir zırha sahip ölüm saçan birisi olabildiğimiz gibi düşmanlarını sinsice avlayan bir keskin nişancı da olabiliriz. Hatta oyun boyunca hiç kimseyi öldürmeden ve kimseye yakalanmadan işini halleden bir hayalet de olmak mümkün. Bu da oyuna birkaç kez oynanabilme özelliği katmakta. Fakat bu kimseyi öldürmeme işinde boss lar istisna tutulmuş. Yani boss ları öldürmek zorundasınız. Bu olay eski Deus Ex hayranlarının pek hoşuna gitmemiş öğrendiğime göre.
Düşmanı öldürmek yerine bayıltmak da bir seçenek.
Bir de rpg oyunlarındagörmeye alıştığımız yan görevler var. Yan görevlerin sayıları çok değil ama sadece tecrübe puanı ve para kazandıran angarya da değiller. Çoğu özenle hazırlanmış ve oynamaya değer. Hatta bazıları senaryoya dahil küçük ipuçları da içeriyor. Oyunun mekan tasarımları da hikayede geçen zamana yakışmış. Teknolojinin şehirlere ve hayata verdiği yön gayet başarılı bir şekilde sunulmuş. Nedense bu tür gelecek tasvirleri hep içimi karartır. Deus Ex' de bu hissi yaşattığı için başarılı olmuş diyebilirim.
Gelecekte Detroit.
Deus Ex hem oynanış hem de konusu itibariyle oyun dünyasında görülebilecek ender oyunlardan birisi olmuş bana göre. Bu konu belki sinemada ve edebiyatta işlenmiş bir konu ama oyun dünyasında ilk defa görüyorum. Oyunun birkaç küçük eksisi de var. Eski Deus Ex oyunlarından farklı olan boss savaşları bunlardan birisi olarak sayılabilir belki. Ama ben eski oyunları oynamadığım için bu konuda yorum yapamıyorum. Bir diğer eksi bana silahlar olarak göründü. Rpg oyunu da olsa silahlara özen gösterilmesi ve çeşitlilik tercihimdir. Silahlar için upgrade sisteminin mevcut olduğunu söylemeden geçmeyeyim. Grafikler ise çok ahım şahım olmamış. Hatta karakter modellemeleri vasatın altında diyebilirim. Mekanlardaki kaplamalar da detay bakımından fakir fakat bu kadar derin bir oyunu grafik yüzünden oynamamak insafsızlık olur. Piyasada güzel grafikli içi boş oyunların hali ortada.
Deus Ex tam anlamıyla bir şaheser olmuş. 2013'e bir kala bloguma bir yazı daha ekledim ve bu yılı boş geçirmemiş oldum. Bu şaheseri bloguma eklemekten de ayrıca memnunum.
Fantastik kurgu ve bilim kurgu severler bilirler bu türler kaçış edebiyatı olmakla eleştirilir. Bu eleştiriye ünlü bilim kurgu yazarı Ursula K. Le Guin şöyle cevap verir; "Evet, bilimkurgu bir kaçış edebiyatıdır ve tam da bu yüzden muhteşemdir. Bir asker düşmanın eline düştüğünde kaçmakla yükümlü olduğunu düşünmez miyiz? Tefeciler, kör cahiller, buyurganlar hepimizi hapiste tutuyor. Eğer aklın ve ruhun özgürlüğüne değer veriyorsak, eğer hürriyet taraftarıysak, elbette kaçmakla ve elimizden geldiğince çok mahpusu kurtarmakla yükümlüyüz." Haddimi aşarak Ursula ablanın söylediklerinin üzerine birşeyler söyleyeceğim.
Evet bilim kurgu bizi gerçek dünyanın tüm bu can acıtan unsurlarından uzaklaştırır gibi görünür ama bilim kurgu ve fantastik kurgu içerisindeki iyiler, kötüler, trajediler, ihanetler, ihtiraslar vs. vs. gerçek dünyada olmayan şeyler mi? Kurguda yaşananlar ustaca birer allegori değil de nedir?
Siyah Yol' a yukarıdaki pargrafta belirttiğim şeklide bakınca gözümdeki değeri biraz daha artmıştır. Neden mi? Kitabı birkaç yıl önce ilk kez okuduğumda pek beğenmemiştim. Çünkü kitapta önceki Diablo kitabına nazaran daha az macera ve aksiyon var gibi. Bunun nedeni de İblis Kabraxis' in Diablo ve kardeşleri gibi savaşmayı değil insanları bir şekilde etki altına almayı kendine yol edinmesi. Kabraxis, Diablo gibi sabırsız değil onun yöntemleri daha sinsice. Kabraxis insanlara duymak istedikleri şeyleri söyleyerek, elde etmek istedikleri şeyleri vererek yaklaşıyor. İnsan tabiatının doğal bir zaffı değil mi bu? Hepimiz bazen gerçeği değil de hoşumuza gideni duymak isteriz. Hatta çokça da çevremizdekilere duymak istediği şeyleri söyleriz. Mesela yeni bir ayakkabı almış arkadaşımıza o ayakkabı ona yakışmamış olsa da yakışmış deriz. Bunlar zararsız görünse de bir şekilde karşıdakini aldatmaktır. Tabi Kabraxis böyle beyaz yalanlar söylemiyor. :) O daha sistematik bir şekilde insanları, sahip olduğu güçleri de kullanarak(Siyah Yol) hoşlarına giden şeyler veriyor. Hatta bu iş öyle bir yere varıyor ki onun için yeni, ihtişamlı bir kilise inşaa ediliyor ve insanlar kadim inançlarını bırakarak Kabraxis' in peşinden gitmeye başlıyor. Bir noktadan sonra insanlar Kabraxis için söylenen kötü şeyleri kabul etmiyor ve bunu söyleyen Darrick Lang ve arkadaşlarına düşman oluyor. Hikaye' de Darrick' in Kabraxis' in foyasını ortaya çıkarma mücadelesi.
Yazının başında dediğim gibi kurgu gerçek yaşamdan tamamiyle soyutlanmış değildir. Kabraxis gibi insanlar vardır sevgili blog. İnsanların arasında dolaşır kimilerini kendi peşine takmayı başarır. İşte bu yüzden kurgu edebiyatı da kaçış edebiyatı değildir!
FPS gibi köklü bir türde hatırısayılır bir yenilik görmek çok sık karşılaşılacak bir durum değildir. Quake 2 nin koridorlarından beri evet FPS türü teknik anlamda çok yol katetmiştir ama sonuçta FPS denince akla oyuncu gözünden etrafa ateş edilen tür gelir (adı üstünde "first person shooter") :) . Miror's Edge ile bu türde ender görülebilecek bazı yeniliklerle tanıştım diyebilirim.
FPS oyunlarında olaylara yönettiğimiz karaketrin gözünden şahit oluruz ama bana göre bunun bir dezavantajı da vardır ki; bir süre sonra bir insandan çok havada uçan bir silahı yönettiğim hissine kapılırım. Yeni oyunlarda bu durum değişik karakter animasyonları, karakterimizin el, kol, bacaklarını da görebilme gibi yeniliklerle aşıldı. Miror's Edge ise bunu bir adım daha ileriye taşıyarak karakterimizin uzuvlarının çevre ile etkileşimini hat safhaya çıkarmış. Yani karakterimiz çevrede gördüğümüz her tür objeye tutunabiliyoryor, tırmanabiliyor veya asılabiliyor. Ve bütün bunları yaparken de detaylı animasyonlar işin içerisinde olduğundan gerçekten bir koşucu(runner) olduğunu hissediyor insan.
Nerden çıktı bu koşucu? Aslında DICE bu objelerle etkileşim olayını sadece teknik bir yenilik olarak eklememiş oyuna. Oyunda yönettiğimiz karakter Faith bir parkur(parkour) koşucusu. Kısaca parkur şehir içerisinde karşılaşabileceğimiz binalaı, duvarlar, v.b. engelleri mümkün olduğunca hızlı bir şekilde aşma ve bir noktadan başka bir noktaya en kısa sürede ulaşmayı hedefleyen underground spor. Tabi Faith bu işi eğlence olsun diye yapmıyor. Yaşadığı şehirde yöneticilerin ve şirketlerin artan baskılarına karşın koşucular kendilerince birşeyler yapıyorlar. Bunun için rejimin denetiminden uzak bir haber ağı kurmuşlar. Binaların çatılarında dolaşmalarının amacı haber taşımak. Tabi bu durum rejimin hoşuna gitmiyor ve olaylar bir oyun konusu olacak şekilde gelişiyor :).
Oyunun sıradan FPS lerden ayırldığı başka bir nokta ise silah kullanımı. Oyunda silah kullanımı ikinci planda. Çatıdan çatıya koşarken yanımızda bir silah taşımıyoruz, asıl silahımız yakın dövüş. Çeşitli yakın dövüş kombolarıyla düşmanlarımızı etkisiz hale getirmeye çalışıyoruz. Tabi düşmanımız olan kolluk kuvvetleri bize ateş etmekten çekinmiyorlar. Özellikle çevre ortamı ve koşarken kazandığımız hızı iyi kullanırsak daha başarılı ve daha eğlenceli kombolar uygulamak mümkün oluyor. Tabi alt ettiğimiz düşmanın silahını almak ta mümkün. Ama aldığımız silahı ancak şarjörü bitene kadar kullanabiliyoruz. Şarjör bitince atmak gerekiyor. Ayrıca Faith tutunmak için iki elini de kullandığından silah bir fazlalık oluyor.
Tüm bunların yanında oyunun atmosferinden de bahsetmek isterim. Oyunun büyük bir bölümü yerden yüksekte geçiyor. Dev gökdelenlerin, dibi görünmeyen su kanallarının kenarlarında yürürken insan düşmemek için elinden geleni yapıyor. Ya oyun işte düşsem neolacak diyemiyorsunuz çünkü çok sahici bir atmosfer sağlanmış.
Oyun grafik açısından da bence gayet başarılı. Çevre tasarımında minimalist bir yaklaşım seçilmiş ki bence oldukça uygun olmuş. Ayrıca oyunda physx desteği de mevcut her ne kadar çok büyük bir fark yaratmasa da.
Bana göre Miror's Edge oynamaya değer bir oyun olmuş. Bazı bölümlerde gideceğimiz yönü bulamama ve birbirini tekrar eden atlama zıplama olaylarına girince sıkıldığım oldu ama çok fazla alternatifi olmayan bir oyun olduğu için denemesi gereken bir yapım olduğunu düşünüyorum. Ha birde keşke bu oyundan esinlenilerek yeni bir Matrix oyunu yapılsa.
Demek iki yaşına bastın sevgili blog. Şöyle bir baktım da iki yılda ne kadar az yazı göndermişim. Tembelliğimin bir tür yansıması olmuşsun. Ama birşeyi daha fark ettim; gönderdiğim tüm yazılarımda o günlerden birşeyler taşıyorsun. İşte bu güzel birşey.
Savaş simulasyonları arasında önemli bir yere sahiptir Operation Flashpoint. İlk oyununu oynamamıştım, simulasyon sevenlerin tepkisine bakılırsa çok şey kaybetmişim. Ne yapalım ben de Dragon Rising ile bu kaybı telafi ederim dedim. Demez olaydım!
Evet Dragon Rising'i beğenmedim ve bundan sonra getireceğim eleştiriler "action FPS" sever olduğum için değildir(genelde bu tür oyunları beğenmeyenlere git COD oyna denir) bilakis onun simulasyon tarafının zayıf olduğunu düşünüyorum. Eğer bir oyun, savaş simulasyonu olduğunu idda ediyorsa ben o oyundan tüm ögeleriyle gerçek savaşa benzemesini beklerim. İşte oyunun en büyük eksiği burada karşıma çıkıyor. Diğer askerlere karşı verdiğiniz çarpışmalarda bir sorun yok. Silahların tepkileri gayet tatmin edici. Hiç gerçek silah kullanmadım ama en azından sıradan FPS oyunlarından farklı görünüyor. Fakat iş zırhlı birimlere veya helikopterlere karşı savaşa gelince oyunun normal FPS türünden hiçbir farkını göremedim. Bir APC'nin tek roket ile patladığı nerde görülmüş? Evet bir zırhlı personel taşıyıcıyı(APC) bir bilemedin iki roketle imha etmek mümkün. Hemde ne imha! Koskoca zırhlı araç roketi yeyince bir anda içten gelen bir patlamayla hurda yığınına dönüyor. Oysa ki öncelikle aracın vurulduğu yerde zırhta bir hasar meydana gelmesini bekliyor insan. Bu söylediğim gerkesiz bir ayrıntı değil kesinlikle. Bugün World In Conflict adlı bir strateji oyunu bunu yapabiliyorsa simulasyon olduğunu söyleyen bir FPS hayli hayli yapar diye düşünüyorum. Bir zırhlı aracın birkaç piyade tarafından yok edilmesi bukadar kolay olmamalı. Gerçek savaşa benzemesi gereken ögelerden kastım bu idi.
Direkt oyunun beğenmediğim yönleriye başladım madem hiç hız kesmeden devam edeyim. Helikopter olayına hiç girmiyorum zaten, onun zırhlı araçların durumundan bir farkı yok çünkü. Bunun dışında; grafikler vasat, yapay zeka ise resmen zekadan mahrum. Olur olmadık hareketlerle keklik misali av olmak için yazılmış bir yapay zeka var oyunda. Çatışma sırasında bir anda sürünme pozisyonu alıp muhtelif yönlere doğru harekete başlıyorlar nedense. Ayrıca yakınına sokulduğum düşmanın beni algılaması biraz zaman alıyor. Onu indirmek için gayet yeterli bir zaman bu. Oyundaki yönettiğimiz birimin yapay zekası ise daha vahim bir durumda. Yönettiğim üç askere bir binayı temizlemesi için emir verdim, ben müdahale etmesem içerideki tek düşman üçünü de öldürecekti. Düşman yapay zekasının yakın mesafedeki algılama sorunu kendi askerlerimde daha belirgin sanki. Bir başka sefer de silahla öldürebileceği hemen karşısındaki düşman askerine el bombası atmaya çalışırken vurulmuştu.
Oyunun elde kalan iyi tarafına dönersek; daha önce de söylediğim gibi piyadeye piyade çatışmaları gayet tatmin edici. Her nekadar yapay zeka tarafından zaman zaman baltalansa da uzak mesafe çatışmalarında heyecanlı anlar yaşanabiliyor. Zaten oyun genelde bu tür çatışmalarla geçiyor. Bir önceki paragrafda da belirttiğim gibi emrimiz altında üç kişiden oluşan bir tim mevcut. Bu timi yönetmek karmaşık kontrol sistemi nedeniyle biraz zor olmuş. Askerlerinize verebileceğiniz emirler gayet çeşitli ama dediğim gibi kontrol sisteminin kötü olması nedeniyle insanın uğraşası gelmiyor. Zaten çoğu kez işi kendi başıma hallediyorum. Yanımdakiler düşman için hedef dağıtıyor o kadar. Bunun dışında oyundaki araç kullanımı da önemli bir yere sahip. Savaş sahasındaki tüm kara araçları kullanılabilir durumda. Operasyon noktasına bir araçla gitmek bazen çok önemli oluyor çünkü savaş alanı oldukça geniş. Tabi araçtayken düşman sizi daha kolay tespit ediyor.
Savaş alanı geniş demişken ne kadar geniş olduğunu şöyle belirteyim. Oyun Kuzey Pasifik'teki Skira Ada'sında geçiyor. Bu ada tamamiyle oyuna aktarılmış. Yani Codmasters bölüm tasarımıclarına hiç para vermemiş, gerçekte varolan bir yeri olduğu gibi oyuna aktramış. Bu adanın önemi ise petrol rezervleri. Ada tarih boyunca birçok kez el değiştirmiş. En son Rusya'nın elindeyken enerji bunalımına giren Çin tarafından işgal edilir. İki ülke savaşın eşiğine gelir ve bu sırada Amerika(yani biz) müdahale eder.
Oyunda bir kaç çoklu oyuncu modu da mevcut ama server sıkıntısı nedeniyle bu modlardan verim alınamıyor. Bunlardan co-op modu zevkli olabilirdi. En azından yapay zekanın yerini gerçek oyuncular alınca oyuna yeni bir tad gelebilirdi ama dediğim gibi server problemi burada büyük engel. Zannedersem oyun için dedicated server lar yok bu nedenle oyuncuların kişisel bilgisayarları üzerinden kurdukları oyunlara mahkum kalıyoruz. Bu da ping problemleri yaratıyor.
Bir de simulasyon oyunları bu kadar ruhsuz olmak zorunda mı? İşin hikaye kısmına da daha fazla özen gösterilebilir.
Bu oyun benim için bir hayal kırıklığından başka birşey değil. Belki ayrıntı konusunda büyük beklentilerim olduğu için bu hayal kırıklığı oluştu. Bilemiyorum. Ancak eğer ilerleyen zamanda çıtayı yukarıya taşıyacak bir savaş simulasyonu çıkarsa onu büyük yapan bu ayrıntılar olacaktır ondan şüphem yok.
Steam Valve Software tarafından geliştirilmiş bir oyun dağıtım yazılımıdır. Oyun dağıtımın yanısıra online oyun oynama konusunda da oyuncuların ihtiyaçlarını karşılayan birçok oyuncuyu biraraya getrien platformdur.
Steam'den nasıl oyun alınır?
Steam'den kredi kartı veya paypal aracılığı ile ödeme yapılarak oyun satın alınabilir. Banka kartları geçerli değildir. Bu işlemden sonra satın alınan oyunu bilgisayarınıza indirebilirsiniz.
Bir kere satın aldığım oyunu kaç defa indirebilirim?
Satın alınan oyun için herhangibir indirme sınırlaması yoktur.
İndirme işlemi kesintiye uğrarsa ne olur?
İndirme işleminin kesintiye uğraması durumunda istenildiğinde en son bırakılan yerden devam edilebilir.
Yüklü oyunu her silmemde tekrar indirmek zorundamıyım?
Steam'den alınan oyunlar yedeklenebilir. Bu sayede, silinen oyunlar daha önce alınmış yedekler ile indirme işlemine gerek kalmadan tekrar yüklenebilir.
Steam hesabına sahip olmak ücretlimidir?
Hayır Steam'den hesap açmak ücretsizdir.
Oyun oynamak için Steam hesabıma girmem zorunlumudur?
Oyun oynamak için hesabınıza giriş yapmak zorunludur. İnternet bağlantısı olmadığı durumlarda Steam offline modda açılabilir fakat offline modun çalışması için Steam'in haftada birkaç kez online olması gerekmektedir.
Steam'den satın aldığım oyunlar başka Steam hesaplarında da çalışır mı?
Steam'den satın alınan oyunlar bir cd key ile gelir ve sadece o hesaba özgüdür. Başka hesaplarda çalışmaz. Bir hesapta bulunan oyunların başka hesaba aktarıması mümkün değildir. Bu tür yasal olmayan girişimlere karşı Valve Software yaptırım uygulama hakkını saklı tutar.